Bir Elime Ayı, Bir Elime Güneşi Verseler de…
İslâm’ın Mekke’de doğduğu o ilk yıllarda, iman etmek demek; ateşe yürümek, dikenler içinde yürümek, acı çekmekti. Bir avuç insan vardı. Onlar, karanlığın içinde doğan sabahın ilk ışıklarıydı. Mekke’nin putlarla dolu sokaklarında, bir evde, bir mağarada, bir gönülde “Lâ ilâhe illallah” yankılanmaya başlamıştı.
Ve bu yankı, dağları yerinden oynatacak kadar güçlüydü!
Bir Kelimeyle Gelen Devrim
Müşriklerin önde gelenleri çaresiz kalmıştı. Halkın sevgisi yavaş yavaş Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) yöneliyordu. Onlar bu daveti ne kılıçla durdurabiliyor, ne de iftiralarla söndürebiliyordu. Sonunda bir gün, Ebu Talib’in yanına geldiler. Yorgun ama mağrur sesleriyle dediler ki:
-“Ey Ebu Talib! Yeğenine söyle, ilahlarımızı kötülemekten vazgeçsin. Biz de onu rahat bırakalım.”
Ebu Talib, kavminin baskısı altında, Resûlullah’ı (s.a.v.) çağırdı ve dedi ki:
-“Ey yeğenim, kavmin onların ilahlarını ve dinlerini reddettiğin için senden şikâyetçi. Onların sana zarar vermelerinden korkuyorum. Artık bu yükü taşıyamıyorum.”
Allah Resûlü (s.a.v.)’nin gözleri derinleşti.
Yüreğinden gelen bir kararlılıkla şöyle buyurdu:
-“Amcacığım! Vallahi, bir elime güneşi, diğer elime ayı verseler, ben yine bu davamdan vazgeçmem! Ya Allah bu dini hâkim kılar, ya da ben bu uğurda canımı veririm!”
Ebu Talib’in gözleri doldu:
– “Git yeğenim, dilediğini söyle, seni asla kimseye teslim etmem.” dedi.
İşte o gün, Mekke’nin çöllerinde bir kelimenin uğruna çok bedeller ödendi. O kelime
“Lâ ilâhe illallah’tı”.
Resûlullah (s.a.v.), müşriklerin karşısına bir başka gün şöyle çıktı:
-“Ben sizi bir kelimeye davet ediyorum. Onu kabul ederseniz, Arap ve Acem size boyun eğer.”
Onlar şaşırdı:
-“O kelime nedir ey Muhammed?”
Buyurdu ki:
-“Lâ ilâhe illallah, deyiniz kurtulunuz!”
Ama onlar kibirle reddettiler. Çünkü bu kelime, sadece dilleri değil; tahtları, menfaatleri, putlarını da yıkacaktı.
İşkencelerin Gölgesinde Bir Davet
İman ve buna davet etmek, Mekke’de en ağır bedeller ödettiriyordu. Bilâl-i Habeşî (r.a.), kızgın çöl topraklarına yatırılmış vaziyette güneşin altında, “Ahad! Ahad!” diyordu.
Habbâb bin Eret (r.a.)’in sırtında kızgın demirle yakılmış izler vardı.
Sümeyye (r.anha), İslâm’ın ilk şehidesi mızrakla vurulurken bile “Lâ ilâhe illallah” diyordu.
Çünkü onlar İslam davasının yükünü dünya menfaatini elde etmek için değil, Allah’ın rızasını kazanmak için yüklenmişlerdi.
Ambargonun Kara Günleri
Sonra, Kureyşliler toplandı!
Bu daveti susturmak için, Resûlullah’a, Haşimoğulları’na ve Müslümanlara karşı büyük bir boykot ilan ettiler. Yiyecek, içecek, ticaret, evlilik… Her şey yasaktı.
Şi’b-i Ebi Talib mahallesinde, üç yıl boyunca bir avuç mü’min, açlıktan ağlayan çocuklarının inlemelerini dinledi. Yaprak yediler, kuru deri kemirdiler, karınlarına taş bağladılar ama şirke ve küfre boyun eğmediler ve inandıkları islam davasından vazgeçmediler.
O gün gökyüzüne yükselen dualar ve ödenen bedeller bugün hâlâ İslâm’ın damarlarında dolaşır.
Medine: Davetin Meyve verdiği Şehir
Mekke sabır şehriydi, Medine fetih şehri oldu. Allah Resûlü (s.a.v.) Medine’ye hicret ettiğinde, İslâm artık yalnız değildi. Ensâr ve Muhacir kardeşliğiyle bir medeniyet kuruldu. Bir şehir, Allah’a iman üzerine yeniden inşa edildi. O şehirde fakir zenginle kardeş oldu, siyah beyazla omuz omuza saf tuttu. Ve o şehirden İslam’ın nuru yeniden doğdu ki, Roma’ya, Pers’e, bütün yeryüzüne yayıldı. Zorla çıkarıldıkları Mekkelerini fethettiler.
Davetin Kalpten Kalbe Yürüyüşü
Resûlullah (s.a.v.) buyurur: “Benden bir âyet dahi olsa tebliğ ediniz.” (Buhârî) Ve yine şöyle buyurmuştur: “Allah, senin vasıtanla bir kişiyi hidayete erdirirse, bu senin için kızıl develerden daha hayırlıdır.” (Buhârî, Müslim)
Sahabeler bunu yüreklerine nakşettiler. Mus’ab bin Umeyr (r.a.) gençliğini, servetini, hayatını davaya adadı. Medine’ye gönderildiğinde bir genç olan Musab’ın eliyle bir şehir iman etti. Ebu Eyyub el-ensari ilerleyen yaşına rağmen İstanbul surlarına kadar dayandı. Sa’d bin Muaz (r.a.) iman etti, ardından kabilesi topluca İslâm’a girdi.
Bir yürek, bir şehri değiştirdi.
Bugüne Bizlere Düşen Sorumluluk
Bugün bizler, o kutlu yürüyüşün izindeyiz. Ne taş altında can veriyoruz, ne açlıktan sesimiz kısılıyor. Ama çağımızın putları başka: ekranlar, şöhret, nefis, dünyevîleşme…
Ancak dava aynı dava: İnsanları Allah’a ve Resulün’e çağırmak!
Rabbimiz şöyle buyurur: “Siz, insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz.” (Âl-i İmrân, 110)
Ve bir başka ayette: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde mücadele et.” (Nahl, 125).
Rabbimizin bu ayetleri hayatımızda düstur olmalıdır. İnsanlığın şu kara günlerinde, faizin, zinanın, katliamların arttığı, dünyevileşme hastalığının kalpleri sardığı, ahiret inancının zayıfladığı ve zulmün bataklığına dönen şu dünyada Allah’ın ve Resulünün yoluna iyilikle, hikmetle ve tavizsizce çağırmamız gerekmektedir. Bu çağrının da ibadet olduğunu ve insanlığa can suyu olacağını, peygamberimizin en büyük sünneti olan dava adamı olma sünnetini ihya edeceğimizi unutmamamız gerekmektedir.
Karşılaşılan zorluklarla tıpkı Efendimiz gibi dimdik ayakta olmamız, Musab gibi her türlü dünyalığın zevk ve sefasından vazgeçmemiz, Bilal gibi sabır ve sebat göstermemiz gerektiğini bilmemiz gerekir.
Ey Kardeşlerim!
Dava büyük yol uzun…
Ali BÜYÜKKAYA
